
Dijital Vakıf Araştırmaları platformu bünyesinde vakıf tarihi kaynaklarının dijital beşerî bilimler yöntemleriyle incelenmesi ve alandaki güncel yaklaşımların değerlendirilmesi amacıyla düzenlediğimiz “Vakıf Tarihi ve Dijitalleşme Konuşmaları” seminer serisinin dördüncü ve bu dönem için son programında konuğumuz İbn Haldun Üniversitesi Tarih Bölümü öğretim üyesi Dr. Emine Öztaner oldu. “Ma’mûre’yi Haritalamak: Nurbanu Sultan Vakfı ve Üsküdar’ın Mekânsal Gelişimi” başlıklı seminer esasında Öztaner’in doktora tez çalışmasına dayanmaktadır. 16. ve 17. yüzyıl Üsküdar’ının mekânsal genişlemesi, Nurbanu Sultan’ın vakıfları etrafında teşekkül eden “Mahalle-i Ma’mûre” üzerinden kentsel tarihçilik perspektifiyle ele alındı. Öztaner, genellikle kırsal alanlarda kurulan ve vergileri vakfa tahsis edilen geleneksel vakıf yerleşimi modelinin Ma’mûre örneğinde kentsel bir alanda adeta kendi içinde bir kasaba hüviyetiyle ortaya çıkmasını kentsel tarihçilik açısından özel bir örnek olarak değerlendirmektedir. Oldukça geniş bir alana yayılan bu projenin, Mimar Sinan’ın geliştirdiği menzil külliyesi tipolojisine uygun biçimde ana güzergâh üzerinde konaklama, iaşe ve gümrük kontrolü gibi ihtiyaçları karşılayan planlı bir “menzil kasabası” olarak tasarlandığı vurgulandı.
Çalışmanın metodolojik çıktısı, arşiv verilerinin Coğrafi Bilgi Sistemleri kullanılarak çözümlenmesidir. Bu noktada farklı arşiv kayıtlarının sunduğu farklı resimlerin yan yana getirilerek karşılaştırılması ve elde edilen verilerin haritalara işlenmesi araştırmanın temel odak noktalarından birini oluşturmuştur. Sicillerde görülen büyük kentsel genişlemenin tahrir kayıtlarında yer almamasının temel nedeni, mahallenin sınırları içindeki tüm vergi ve beytülmâl gelirlerinin bütünüyle vakfa ait olduğu, dolayısıyla tahrir dışı bırakılan bir “serbest bölge” statüsü taşımasıdır. Bu “serbest bölge” hüviyeti kentsel yönetim bağlamında merkezden bağımsız ve özerk bir idari yapı ortaya çıkarmıştır. Öztaner, Mahalle-i Ma’mûre’nin Üsküdar emini, mültezimler veya diğer devlet görevlilerinin müdahalesinden azade biçimde doğrudan vakıf mütevellisi, bölgeye atanan mahalle nâibi ve mahalle subaşısı tarafından yönetildiğini ifade etmektedir.
Sunumun dijital beşerî bilimler boyutunda, farklı kaynaklardan toplanan verilerin “bir yapboz parçası gibi” bir araya getirilmesi ve 1882 tarihli Stolpe Haritası ile Pervititch haritaları gibi tarihi altlıklar üzerine işlenmesi metodolojisine değinildi. Öztaner çalışmasında tahrir defterleri ile şer’iyye sicillerindeki verileri CBS ortamında karşılaştırarak devletin vergi kayıtlarında görünmeyen Mahalle-i Ma’mûre’nin gerçek kentsel büyüklüğünü ortaya çıkarmıştır. Bu yöntemle, mahalledeki etnik/dini nüfusun dağılımını ve çarşı, at pazarı, debbağhaneler gibi iktisadi alanların mekânsal konumunu haritalandırarak; vakfın şehri nasıl planlı bir “menzil kasabası” olarak dizayn ettiğini ve özerk bir yapı kurduğunu görselleştirmiştir.
Öztaner sunumunu noktalamadan önce, Mahalle-i Ma’mûre’nin 19. yüzyıldaki dönüşümüne değinerek bölgenin zamanla özellikle Ermeni nüfusun yoğunlaştığı, kültürel ve dini bir merkez hâline geldiğini ve bu süreçte pek çok şair, yazar, entelektüel ve mimarın yetiştiği eğitsel bir odağa dönüştüğünü belirtti. Kapanışta Şehinşahnâme’de yer alan tarihi bir illüstrasyonu katılımcılarla paylaşan Öztaner, külliyenin ve etrafında şekillenen mahallenin başlangıçta kentsel çekirdeğin dışında konumlandığını ve zamanla bu yapıya eklemlendiğini gösterdi. Öztaner, bu mekânsal entegrasyona rağmen vakıf yönetim yapısının Mahalle-i Ma’mûre’yi idari açıdan Üsküdar’dan sistemli bir şekilde ayırdığını ve bu özerk statüyü koruduğunu vurgulayarak sunumunu tamamladı.
Dijital Vakıf Araştırmaları platformu tarafından düzenlenen “Vakıf Tarihi ve Dijitalleşme Konuşmaları” seminer serimizin yeni programında konuğumuz İstanbul Üniversitesi İlahiyat Fakültesi öğretim üyesi Prof. Dr. Süleyman Kaya oldu. Seminerde; Süleyman Kaya’nın yürütücülüğünü üstlendiği “Osmanlı Aile Vakıflarını Yeniden Okumak: Vâkıfın Şartları, Lehdârlar ve Hukuki Bağlam” başlıklı TÜBİTAK 1001 projesinin teorik altyapısı, metodolojisi ve çalışma neticesinde elde edilen bulgular ele alındı. Kaya; 16. yüzyıldan 20. yüzyıla kadar uzanan dört asırlık süreçte İstanbul, Bosna, Halep ve Üsküdar merkezli vakfiyelerin tetkik edildiği projede Üsküdar’ı İstanbul’un bir alt bölgesi olarak değerlendirmek yerine, idari statüsü gereği bağımsız bir kadılık olması hasebiyle müstakil bir araştırma evreni olarak ele aldıklarını ve bu yöntemsel tercihin bölgesel farklılıkları tespit etmede anlamlı veriler sunduğunu vurguladı. Literatürdeki “Aile vakfı nedir?” sorunsalına yönelen Kaya; projeyi temellendirirken bir vakfın aile vakfı statüsünde değerlendirilebilmesi için “lehdârların kimliği” ile “galleden yararlanılan pay oranı ve yararlanma süresi” şeklindeki iki temel husus üzerinden aile vakfı tanımlaması yaptı. Kaya; aile mefhumunu yalnızca kan veya sıhrî akrabalık bağlarıyla sınırlandırmadıklarını ve Osmanlı fıkhındaki “yakınlık” (sevinciyle sevinen, hüznüyle hüzünlenen kişi) telakkisini temel alarak utekâyı, kapı yoldaşlarını ve komşuları da aile vakfı lehdârları statüsünde değerlendirdiklerini dile getirdi.
Kaya, vakıfları nitelik bakımından; aile vakfı, hayrî vakıf ve karma vakıf şeklinde üçlü bir taksimde ele aldıklarını aktardı. Bu bağlamda proje ekibi; kuruluş aşamasından itibaren gelirinin tamamını belirli bir neslin inkırazına kadar kurucunun ailesine veya yakınlarına tahsis eden vakıfları “aile vakfı”, gelirini hem hayrî bir cihete hem de aile fertlerine paylaştıran vakıfları ise “karma vakıf” olarak değerlendirmiştir. Proje kapsamında mukayeseli analizlerin yapılabilmesi adına hayrî vakıflar ayrı bir tabloda konumlandırılarak analiz edilmiştir. Kaya, sunumun ilerleyen bölümlerinde grafikler eşliğinde projenin istatistiksel çıktılarını aktardı. Çalışmada toplam 3377 vakfiyeyi incelenmiş; bu belgelerin 1374’ü hayrî, 1313’ü karma ve 690’ını aile vakfı olarak tespit edilmiştir. Aile vakfı hüviyetindeki 690 belgeyi detaylandıran Kaya; bu vakıfların 125’inin kurucu ile hiçbir kan bağı bulunmayan utekâ ve onların nesli lehine tesis edildiğini tespit ettiklerini ifade etti. Çalışmada ele alınan vakıf kurucularının yaklaşık üçte birinin kadınlardan oluştuğu saptanmış; kadınların aile vakfı tesis etme oranının erkeklere nispeten daha yüksek olduğu görülmüştür. Askeri sınıfın vakıf kurma temayülünün de ele alındığı çalışmada incelenen 125 paşa vakfiyesine göre; paşa vakıflarının büyük çoğunlukla hayrî nitelikte olduğu görülmüştür. Kaya; paşaların servetlerini doğrudan aileye tahsis etmek yerine evlatlarını yüksek gelirli tevliyet makamlarına atayarak onlara dolaylı yoldan bir sosyo-ekonomik güvence sağladıklarını ifade etti.
Son olarak Kaya; araştırmanın dijital beşerî bilimler eksenindeki metodolojisine ve kullandıkları zengin kaynak havuzuna değindi. Araştırmacılar, vakfiyelerdeki hukuki terminolojiyi ve dönemin tatbikatını doğru çözümleyebilmek amacıyla; İstanbul, Bâb, Üsküdar, Bosna ve Halep mahkemelerine ait toplam 105 şer’iyye sicili defterini tarayarak kadıların aile vakıflarına dair verdikleri hüccet ve ilamları saptadı. Teorik çerçeveyi kurmak için ise doğrudan 20 fetva mecmuası incelenmiştir. Buna ek olarak; 16. ve 19. yüzyıllar arasında kaleme alınan aile vakıflarına dair 13 müstakil risale ile 9 fıkıh eseri ve son döneme ait 4 ahkâmü’l-evkâf eserini okuyarak elde ettikleri verileri dijital platforma entegre etmişlerdir. Kaya; özellikle fetva metinlerinin tematik olarak kodlanması, hukuki kavramların tarihsel süreçteki anlam çerçevelerinin saptanması ve bu metinler arası ağların kurulması safhasında MAXQDA nitel veri analizi yazılımını aktif olarak kullandıklarını bildirdi. Ayrıca; manuel transkripsiyon hatalarını minimize etmek amacıyla geliştirdikleri çok kullanıcılı dijital veri giriş panellerinin, Osmanlı hukuk sistemini ve sosyo-ekonomik dinamiklerini geleneksel tarih yazımına kıyasla çok daha bütüncül ve isabetli bir biçimde çözümlemelerine olanak tanıdığını vurgulayarak sunumunu noktaladı.

Dijital Vakıf Araştırmaları platformu tarafından vakıf tarihi kaynaklarının dijital beşerî bilimler yöntemleriyle incelenmesi ve alandaki güncel yaklaşımların değerlendirilmesi amacıyla düzenlenen “Vakıf Tarihi ve Dijitalleşme Konuşmaları” seminer serisinin ikinci programında konuğumuz İstanbul Medeniyet Üniversitesi öğretim üyesi Prof. Dr. Kenan Yıldız oldu. Seminerimizde; Yıldız’ın “Barbaros Vakfiyesi Barbaros Vakfiyesine Karşı: Uydurulmuş ve Gerçek İki Vakfiye Üzerine Belgesel Bir İnceleme” başlıklı çalışması ele alındı. Yıldız sunumunda; arşiv araştırmalarında karşılaşılan en temel sorunlardan biri olan resmî belgelerin mutlak veri kabul edilmesi eğilimine yönelik eleştirel bir metodoloji sunmuş; Osmanlı belgelerinin diplomatika ve paleografya disiplinleri çerçevesinde nasıl dekonstrüksiyona uğratılabileceğini kapsamlı bir vaka analizi üzerinden tartışmaya açmıştır. Yıldız, sunumuna arşiv belgelerinin tek dilli olmadığını aksine bir “bilmece halesi” ile örülmüş olabileceğini ve gerçeğin ancak belgelerin birbiriyle çarpıştırılmasıyla ortaya çıkabileceğini vurgulayarak başlamıştır. Yıldız’ın çalışmasının odak noktasını Osmanlı denizcilik tarihinin önde gelen isimlerinden Barbaros Hayreddin Paşa’nın Beşiktaş merkezli vakfına ait, içerik ve diplomatik özellikleri bakımından birbiriyle bütünüyle çelişen iki ayrı arşiv belgesi oluşturmaktadır. Bu belgelerden ilki; günümüzde Vakıflar Genel Müdürlüğü Arşivi’nde muhafaza edilen ve 1534 tarihinde düzenlendiği iddia edilen vakfiyedir. Buna karşılık ikinci vakfiye ise; Başbakanlık Osmanlı Arşivi’nde bulunan ve Barbaros Hayreddin Paşa’nın vasiyetine istinaden tertip ve tescil olunan 1548 tarihli gerçek zeyl vakfiyedir. Sunumun ilk aşamasında; tahrif edilmiş vakfiyenin paleografik ve kronolojik tespiti üzerinde durulmuştur. Yıldız, VGM Arşivi’ndeki belgenin 1534 tarihli orijinal belge olmadığını; 1562 tarihli bir nüshadan 1895 yılında deftere istinsah edildiğini belirtmiştir. Tahrifatın teşhisi için kadı sicillerindeki kayıtlar birer delil olarak kullanılmıştır. Özellikle 1804 yılına ait bir hüccet kaydında; vakıf tevliyetinin anlatıldığı bölümün defterin geri kalanından tamamen farklı bir yazı stiliyle kaydedilmiş olması, Yıldız tarafından bilinçli bir tahrifatın paleografik işareti olarak değerlendirilmiştir. Bu müdahalenin temel amacı ise; Barbaros Hayreddin Paşa’nın vakıf yönetimini kendi çocukları yerine utekâsı Hacı Hüsrev Ağa ve onun nesline bıraktığına dair hukuki bir zemin oluşturma çabasıdır. Yıldız, bu durumu “soylu olmayan bir geçmiş inşası” olarak tanımlamaktadır. Vakfın ekonomik kaynaklarına erişmek isteyen 19. yüzyıldaki iddia sahipleri için soylarının azatlı bir köleye dayanmasının bir gereklilik haline geldiği ifade edilmiştir. Bu kurgusal yapının en net ifşası ise 1918 tarihli bir mahkeme kaydında karşımıza çıkmaktadır. Hacı Hüsrev soyundan geldiğini iddia eden iki taraf arasındaki davada taraflardan birinin mahkemeye sunulan vakfiyeyi “kurgu içeren ve içerik bakımından güvenilir olmayan bir kâğıt parçası” olarak tanımlaması tahrifatın bizzat o kurgudan yararlananlar tarafından itiraf edildiğini göstermiştir.
Söz konusu belgenin orijinalliğini ortadan kaldıran en kesin kanıtlardan biri; metin içerisine yerleştirilmiş olan terminolojik anakronizmdir. 1534 yılına ait olduğu öne sürülen vakfiyede vakfa ait gayrimenkullerin kiralama şartları düzenlenirken “icâreteyn” kavramı kullanılmıştır. Hâlbuki Osmanlı toprak ve vakıf hukukunda icâreteyn uygulamasının 17. yüzyılın ilk yarısında fiiliyat kazandığı ve hukuki bir ıstılah olarak literatüre girmesinin ancak 17. yüzyılın ikinci yarısına tekabül ettiği tarihsel bir gerçek iken; 16. yüzyılın ilk yarısında kaleme alınmış bir metinde bu kavramın yer alması diplomatik bağlamda imkânsızdır. Bu tarihsel tutarsızlık 1590 tarihli Galata Şer’iyye Sicili kayıtlarıyla da desteklenmiş; söz konusu tarihte vakfın kiralama işlemleri için dönemin terminolojisine uygun olarak “icâreteyn” değil, “icâre” kelimesinin zikredildiği gösterilmiştir. Bu veriler ışığında mevcut vakfiyenin 16. yüzyıla ait olmadığı, bilakis çok daha ileri bir tarihte, muhtemeldir ki 19. yüzyılda geçmişe dönük olarak yeniden kurgulandığı anlaşılmaktadır. Tahrif olunmuş metinde “Hacı Hüsrev” isminin olağandışı şekilde altı kez tekrarlanması, belgenin bütünüyle, zikredilen şahsın soyunu vakıf idaresinde meşrulaştırmak üzere tasarlandığına işaret eden açık bir diplomatik zafiyet olarak değerlendirilmiştir.
Seminerin sonuç ve tartışma bölümünde; arşiv belgelerinin tek boyutlu metinler olmadığı, resmi makamlarca onaylanmış, mühürlenmiş veya kadı tasdikinden geçmiş belgelerin dahi dönemsel çıkar ilişkilerini meşrulaştıran ve tarihsel gerçekliği örten araçlara dönüşebileceği vurgulanmıştır. Bu noktada Yıldız; araştırmacıların temel vazifesinin belgeleri sadece okumakla yetinmeyip satır aralarındaki terminolojik anakronizmleri, paleografik anormallikleri ve boşlukları tespit ederek arşivi kelimenin tam anlamıyla yapı söküme tabi tutmak olduğunu ifade etmiştir. Son olarak devasa hacimlere ulaşan vakfiye koleksiyonları göz önüne alındığında; çalışmada karşımıza çıkan icâreteyn örneğinde olduğu gibi döneme uymayan anakronik kavramların ve yapısal anomalilerin tespiti hususunda dijital beşerî bilimler araçlarının rolüne de değinilmiştir. Dijitalleşen vakfiyeler üzerinden yürütülecek metin madenciliği ve algoritmik taramalarla sistematik biçimdeki saptamaların vakıf tarihçiliğine sağlayacağı yeni ufuklar tartışılarak program sonlanmıştır.

Dijital Vakıf Araştırmaları bünyesinde vakıf tarihi kaynaklarındaki verilerin dijital beşerî bilimler yöntemleriyle incelenmesi, alandaki güncel yaklaşımların takibi ve akademik işbirliklerinin artırılması gayesiyle başlattığımız “Vakıf Tarihi ve Dijitalleşme Konuşmaları” seminer serisinin ilk programını gerçekleştirdik. Serimizin açılış konuğu; Ankara Hacı Bayram Veli Üniversitesi öğretim üyesi ve Dijital Vakıf Araştırmaları platformu kurucu editörlerinden Doç. Dr. Şerife Eroğlu Memiş oldu. 2016 yılında tamamladığı doktora tezi olan ve yakın zamanda Brill Yayınevi’nden çıkan Ottoman Provincial Society and the Waqf of Jerusalem, 1703-1831 başlıklı kitabı ekseninde sunumunu gerçekleştiren Eroğlu Memiş, 18. yüzyıl Kudüs vakıflarını zengin bir arşiv yelpazesi üzerinden değerlendirdi. Program, Osmanlı algısında Kudüs’ün idari ve simgesel konumunun tanımlanmasıyla başladı. Kanuni Sultan Süleyman dönemindeki imar faaliyetleri ve hac organizasyonu etrafında şekillenen kent yapısında; Harem-i Şerif ve Haseki Sultan İmareti gibi merkezlerin kritik rolü üzerinde duruldu. Bu noktada Eroğlu Memiş; geleneksel literatürde yer alan “imaret siteleri” kavramı yerine, şehrin tüm kamusal hizmetlerini ve sosyal ilişkilerini birbirine bağlayan “vakıf ağı” analitik kavramsallaştırmasını öne çıkarırken; bu ağın, kentin kamusal, dini ve sosyoekonomik hizmetlerini bütünüyle üstlenen, toplumun her kesimine temas eden temel bir sistem olduğunun altını çizdi.
Zengin arşiv kaynaklarının eşzamanlı olarak bütüncül bir yaklaşımla ele alındığı çalışmada; 18. yüzyıl Kudüs’ünde kurulan 300’e yakın yeni vakfın çoğunluğunu hisseli mülkiyete dayanan mütevazı zürrî vakıfların oluşturduğu görülmekte. Vakıfların karakteristiği sunum sırasında verilen örnekler üzerinden detaylandırılırken bir yandan; vakıf kurucularının yaklaşık yüzde yirmisini oluşturan kadınların rolüne de değinildi. Söz konusu kadın vâkıfeler, nesiller arası mülk aktarımını güvence altına almak amacıyla vakıflar tesis etmiş; ancak vakfın yönetimini çoğunlukla erkek evlatlara bırakma eğilimi göstermişlerdir. Sunumda öne çıkan bir diğer husus; vakıf kadrolarındaki niceliksel artış ve bunun kentsel yansımalarıydı. Eroğlu Memiş; Kudüs’teki beratlı vakıf görevlilerinin kent nüfusunun yaklaşık yüzde on beşine ulaşmasını, aynı dönemde Osmanlı askeri zümresindeki genel genişleme eğiliminin taşrada vakıf kurumu üzerinden okunması olarak yorumladı. Bu genişleyen ağ içerisinde; Hüseynî, Halidî ve Alemî gibi köklü ailelerin kilit bir rol üstlendiğine değinen Eroğlu Memiş; diğer Osmanlı taşralarından farklı olarak Kudüs seçkinlerinin ekonomik güçlerini ve toplumsal statülerini iltizam veya malikane sisteminden değil, doğrudan vakıf yöneticiliğinden sağladığını belirtti. İktidarlarını nesilden nesile aktarmak isteyen bu yerel aktörlerin kendi aralarında makam satışlarını gerçekleştirdikleri, görevlerin bölündüğü hisseli makam paylaşımlarında bulundukları ve vakıf hukuku kapsamında hikr, icâreteyn, huluvv-i şer’i, istibdal gibi usulleri etkin bir biçimde kullandıklarına dair örnekler ele alındı. Uzun süreli kiralama usullerinin yerel seçkinlere geniş bir ekonomik manevra alanı sağlarken, aynı zamanda vakıf mülklerinin zamanla parçalı bir yapıya evrilmesine zemin hazırladığı da sunumun dikkat çeken tespitleri arasında yer aldı. Ayrıca yerel seçkinlerin vakıf kurumunu bir statü koruma mekanizmasına dönüştürdüğü bu süreçte ortaya çıkan yetki ihlalleri ve vergi anlaşmazlıkları konularının ahkam defterlerine yansıyan şikâyet kayıtlarından da bahsedildi. Yereldeki bu yoğun kurumsal işleyiş ve ademi-merkezileşme süreci; “Osmanlılaşma“ kavramı etrafında teorik bir zemine oturtuldu. Eroğlu Memiş, merkez-taşra dinamiklerini dikey ve tek taraflı bir dayatma olarak değil; yerel aktörlerin vakıf sistemi aracılığıyla imparatorluk şemsiyesine eklemlendiği yatay bir uzlaşı ve entegrasyon süreci olarak tanımlamakta.
Seminerin sonuç bölümünde, arşiv kayıtlarının barındırdığı bu karmaşık ilişkiler ağının dijital beşerî bilimler yöntemleriyle incelenmesinin taşıdığı metodolojik önem değerlendirildi. Yalnızca hurufat defterlerinde yer alan binlerce atama kaydını, hisseli görev devirlerini ve girift mülkiyet ilişkilerini geleneksel tarihçilik yöntemleriyle bütüncül olarak kavramanın sınırlarına işaret edildi. Vakıf alanında çeşitli kaynaklara dayalı bu yoğun tarihsel veriyi güncel dijital yaklaşımlarla analiz edebilmek noktasında sosyal ağ analizi ve veri görselleştirme gibi dijital araçların kullanılmasının önemine dikkat çeken Eroğlu Memiş; söz konusu yenilikçi yaklaşımların Osmanlı taşra toplumunu, merkez-taşra dinamiklerini ve vakıf tarihini çok daha isabetli bir biçimde okumaya imkân tanıyacağını vurgulayarak sunumunu tamamladı.